peki ya?

14 Aralık 2009 Pazartesi

dilşad olacak diye

sakin bir ölüm bu, bak deniz bile kıpırdamıyor sen boğulurken. güneş de doğmuş yine her zamanki gibi. sen ölürken tek bir bulut bile yok.
birazdan simitçiler dağılır sokaklarda. taze simittttttt, gevrek simittttt, ölüyoooooorrrr, yetişin, ölüyoooooorrr!!!
bak arabalar girdiler bile o rutin koşuşturmalarının içine. ciğerlerine dolan egzos dumanlarını hisset, nefesinin seni terk etmesini dinle.
bir adamın bir kadına uzakta bir yerde söz verdiğini duyabiliyorum. insanlar hep tutamayacakları sözler verir. ölümün kesin olsun diye.
sınırlar koy hayatına, ölümlerden ölüm beğenme, bir kere öl! kendine saygın olsun, yoksa öldüklerin arasında harcanır gidersin.
bugün güneş hiç batmayacak. ölümünü kutluyor şehir sonunda bitirdik onu diyorlar kadeh tokuşturuyorlar
sakın ağlama. gözünden tek bir damla yaş gelmesin. pes ettin sanırlar o zaman, kazandıklarını düşünürler.
bir yıldız gibi yan, bir yıldız gibi kay ölümün kollarına. seni bir daha asla görmemek için dilek tutsunlar.
ama sakın... sakın ardına bakma! gururunu yanında götür ölürken, onlara tek zerreni bırakma.

19 Temmuz 2009 Pazar

GÖLGE

Gölgenim ne de olsa;
Bas üstüme,
Ez beni,
Geç benden,
Karanlıklarında yok et.
Hiç olmamış gibi,
Yine de hep varlığını bilirmişcesine,
Soğuk bir duvara hapset.
Prangalarım ayaklarına zincirli,
Seni takip edişimi izle,
Şakalar yap üstüme güneş ışığında,
Eğlen benimle,
Harca,
Boz,
Şekilden şekile sok.
Sonra kaçmaya çalış ölesiye.
Hiç olmamış gibi,
Yine de hep varlığını bilirmişcesine,
Yağmurlu bir gecede,
Çek pervasızlık kostümünü üstüne,
Bas üstüme,
Git benden,
Ez beni!
Gölgenim ne de olsa,
Sev beni...

16 Temmuz 2009 Perşembe

"BEN"DEN ÖTE "BEN"DEN ZİYADE

Derinine bakıldığında bütün iç hesaplaşmalarımın, ortaya hep kocaman bir boşluk çıkıyor. Ne zaman bir taş atmaya kalksam derdime, kederime, taş durmadan düşmeye devam ediyor ama bir türlü yere düşme sesi gelmiyor. Öyle bir rutine bağlamış ki bütün tenler, herbir nefes, ruhumda hicaz hiç son bulmuyor. Bütün bu yaşanmışlıkların, yaşan(a)mamışlıkların ve artçıl nöbetler halinde kıyıya vuran isyanların sonucunda elde hep bir hiç kalıyor.
İnsanoğlunun geneline benzemek için hep mutluluğu arıyormuş gibi yapan ama özünde, biraz da içten içe durmadan mutsuzluğunu seçen sahtekarın biriyim belki de. Duygularım bile bana küsmüş, artık benden hiç medet ummuyor. Güzel olan ya da güzel giden her şeyden kaçmaya öyle yetenekliyim ki, kaderim bu yeteneğimi harcamamı hiç istemiyor. Kendi kendini içine çeken, yoran yıkan, paramparça eden bir kasırga gibiyim. Dolayısıyla yakınlarıma değen her şey de paramparça oluyor.
Kendimden ne kadar kaçmak istesem, kendimi ne kadar tutmak istesem de "ben"im izimi hep takip ediyor. Hayatımda en çok değer verdiğim şeyleri bile bıçağı birden boğazına dayayıp sanki nefes alırmış gibi kolaycasına kendini kesen birisi gibi birden darmaduman edebiliyorum. Sanki öylece uykuya dalarmış gibi bir ipin ucuna asıp ömrümü asabiliyorum kendimi tekrar tekrar. Sanki sabah olmuş da öylesine kalkarmış gibi uyanabiliyorum her gün aynı karanlığın içine. Üzülüyorum, kırılıyorum, incindim demektense bir Sisifos gibi aynı dağın tepesinde aynı taşı sonsuz bir döngü içerisinde bir aşağı bir yukarı taşımayı tercih ediyorum.
Her gün öyle soğuyorum ki kendimden, etrafımdaki bütün üçüncü tekiller de benden o derece soğusun, nefret etsin, dünyanın hiçbir zerresinde herhangi bir izim kalmasın istiyorum. Gereksiz esiyorum, gereksiz gürlüyorum çoğu zaman biliyorum ama ben aslında sadece kendime olan hıncımı çıkarmaya çalışıyorum. Umursamaz göründüğüm bütün o durgun zamanlarımda içimde onbinlerce canavarla savaşıyor, kanlarını içime akıtıyorum.
Sonra kusuyorum bütün bu yanlızlığımı kıpkırmızı bir darbe eşliğinde. Duvarlar örüyorum bütün cephelerime. Etrafımda benim için savaşan hiçkimse kalmayıncaya kadar kendi kalelerimi bombalıyorum. Düşmanım olan kendimle işbirliği yapıp darbeler eşliğinde mutsuzluğumu kutsuyorum. O anda benliğim öyle şahlanıyor ki, etrafımda tek bir toz kalmayıncaya kadar yıkıma devam ediyorum. Ve yok edilebilecek hiçbir şeyin kalmadığı noktada öylece çekip gidiyorum. Sanki aslında hiçbir savaş olmamış sanki her şey paramparça olmamış gibi.
Oysa ki ben, hissettirmeden, her saniye kendimi ağır ağır öldürüyorum...

9 Haziran 2009 Salı

I was always the bigger person to me,
But now I see that I'm just the more blind one.


22.11

24 Mayıs 2009 Pazar

BİR KABUĞUN DÜŞTÜĞÜ SIRADA

Bitmeyen çocukluğum,
Hep aynı yaralar,
Hiç değişmeyen alışkanlıklar...

Hayatım yine çocukluğumda olduğu gibi olayların birbiri ardına gelişlerinin etkilerinden kaçmakla geçiyor. Görmezden geldiğim her savaşta, beynimin ücra köşesine kapatılmış zehirli bir anı yeniden kendini tekerrür ediyor. Zaman yine saatli bir bomba gibi; bir saniyenin onlarca dakikayı lütufkar bir tavırla davet ettiği her seferde beynimin içine yüzlerce saçaklarını salıyor.

Ben hâlâ dizlerimi kanatmadan geçemiyorum hiçbir yoldan. Yaralarımdan akan kanlar yollarıma serili karanlıklarımı gizliyor. Sade bir gülüşün ardına gizliyorum yaralarımı, acıyıp durmam bile onlara tatlı geliyor. Ölüşlerimden biri her aklıma geldiğinde bir çizik daha atıyorum keskin ihanetlerle yüreğime. Böylece her gidiş birazcık daha bana benziyor.

Kabuk kabuk olmuş yine kendimden -belki de sizlerden- kaçışlarım. Etrafımda tek bir kimse bile kalmayıncaya kadar bütün güzel anılarımı teker teker katletmek istiyorum. Benim de mutlu bir insan olabileceğimi ufacık da olsa bir şekilde hissettiğim her seferde varlığımla sizi yok edeceğim yerde gidişinizle ölümümü taçlandırmayı tercih ediyorum. Ne de olsa hiçbir mutsuzluk benli bir mutsuzluktan daha ölümcül değildir.

Birazdan yine bütün kabuklarımı teker teker soyacağım, biliyorum. Soyulmuş derim çekildikce beynim vücuduma canının acıdığına dair sinyaller gönderecek ki, kısa bir süre de olsa karanlık bir köşede çürüyüp gitmiş bir ceset gibi değil de, yaşayan bir varlık gibi hissedeceğim kendimi. O sırada sandıklarımdan bir anı daha fırlayacak, yine bana kim olduğumu hatırlatacak, yine bir süre duracağım, yine kabuk bağlayacağım.

Belki kaçıp durmaktayken bir süre yine sana dalacağım,
Sonra hep olmaya vardığı gibi kan revan içinde uyanacağım.
Yok geldim, yok oldum, yok kalacağım...

21 Mayıs 2009 Perşembe

GİZ-LENMEKTE

Dışarısı sessiz,
Durgun bir sükunet var şimdi göğün yerle bitiştiği yerde
Gün geceye devrediyor efkarını,
Gece günün susmaya başladığı yerden devam ediyor.

Dışarısı sessiz,
Sanki birazdan bir fırtına kopacak ama yine kimsenin kılı kıpırdamıyor.
Bir tek zaman biraz huzursuzmuş gibi,
Lakin maskelere gizlenmiş yüzler killi suratlarındaki ifadeyi hiç bozmuyor.

Dışarı sessiz,
Ben durgun...

Durgundan da öte, öyle put gibi durdum.
Duvarlarla kapışıyor hareketsiz vücudum.
Nefesimi birazcık daha tutabilsem kanım donacak,
Beynimi birazcık daha ötelesem varlığım boşluğa karışacak.

Dışarısı sessiz,
Beklemek yine demir atmış gidişinin başladığı yerde.
Hasret özlemle bir olup ufuktan gösterirken kendini,
Kararlı karanlık yine pusu kurmuş onların yolunu kapatıyor.

Dışarısı sessiz,
Aklım yine kendinden firarda.
Bugün yine o kadar sessiz sevdim ki seni,
Sanki çıtımı çıkarsam vuslat hayal olacaktı.

3 Mayıs 2009 Pazar

Yine Dair

"ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
hiç doğmamayı isterdim ama
bir kere doğmuşum ölmek yasak"


"Dair"lere dair tümevarımsal bir iç hesaplaşmasının ardından tümdengelip yine kendini duygugeçirmez zindanlarına kapattı sessizliğim. Konuşacakmış gibi susup, hiç susmayacakmış gibi saçmaladığım bütün dışavurumlarım şimdi bir midyenin içinde vadesini doldurmayı bekleyen inci tanesi gibi içe kaçmış durumda. Can Yücel'in de zamanında belirttiği gibi, yalnızlığım, sessizliğim, ben-im ve tutunamayışlarım " ne kadar rezil olursak o kadar iyi".

Artık hiçbir şeyin seni incitememesinin ve yaşanmış onca haksızlık ve adaletsizliğe karşın kapı duvar olmanın ne kadar büyük bir lanet olduğunu hiçkimselerin bildiğini düşünmüyorum. Onlar seni güçlü bilip, sarsılmaz karakterini yerlere göklere sığdıramazken senin bir köşede sadece bir kere daha nefes alabilmek için geleceğindeki onlarca yıldan neler tükettiğini, kendinden neleri feda ettiğini, onlardan neler esirgediğini sana en yakın olanın ve hatta bazen kendinin bile bilmek istememesi ne acı.

Gözümden akamayan yaşlara kimse kıymet vermiyor artık. Çünkü yaş, gözünden geldiği zaman kıymetlidir. Öyle bir örtü olmuş ki gülüşüm başkalarının kendi kendine varolamayan, fırtına zamanlarında kendi kendini imhaya çalışan, kendi içinde kendine yabancı yaşayan başkalarının hayatına, aslında içinde bir gülümsemeye dair hiçbir şey barındırmasa bile yine de herkes görmek istediğini görüyor. Ben kitap okur gibi okuyorum gözlerini, sözlerini, mimiklerini, onlar sevdikleri dizi reklama girmiş gibi kanal değiştirme hesapları yapıyor.

Artık bu zamanda hareket halinde olan hiçbir şey, hiçbir yere varmıyor. Biz sürünceme derdik eskiden, bir çözüm, bir sonuç arardık; şimdikiler olağan diyor. On kuruşa alıp, beş kuruşa satıyor insanlar. Bazen de satmaya bile gerek görmeyip, diğer tozlu oyuncaklarının arasına hoyratça fırlatıyor. Sözde dünya "öz"ün ekseninde döner olmuş ama hiçkimse özünde neyin olduğunu hatırlamıyor yahut bir yerlerden çıkartamıyor. Onlardan farklı değilim, onlardan farklı olsam ödünç aldığım yüzlerce nefese ihanet etmiş olurdum.

Yine de her ne olursa olsun sanki hep kapı çalacakmış gibi yaşamaktan kendimi alıkoyamıyorum.

Bir gün yine kapı çalacak,
ve
ve...








SON

30 Nisan 2009 Perşembe

bitter end, better will

benden bir özürü esirgeyip kendine küsen, kendi hayatını cehenneme çeviren sen...
tek özürünle seni hemen affedeceğimi bildiğinden mi ettiklerin kendine?
seni de mi bıktırdı bütün çektirdiklerin, özünde barındırdığın benliğin?

herkesten uzakta ve bütün o kalabalığın içinde her şeyi soyutlayan bir "imtiyaz"ın varlığında nefes bulan bir kaçıştı bu anlamsız oluşum. bir çığlık gibi yükselen ve bir eko gibi yankılanan o feryadın, bir feryatla çınlayan o figanın, dağını delmeyi bitirdiği anda ölen bir ferhat gibi öleceğini ne bülbüller şakıyabilirdi ne de bir gül filizlenebilirdi. şen şakrak bir ölümün kederli bir hayat buluşuyla, antogonistik bir zaman diliminin bir palyaçonun herhangi bir şakası gibi güldürmeyen ve hatta düşündürmeyen bir şakası gibiydi bütün o karşılaşma.

bir görmek, bin ömrün çatısını kuran o asırlık temellere bedeldi.

hiçkimsenin hiçbirşeyi anlamadan yaradana ve yaratışılışa ötürü binlerce methiye düzdüğü o günlerde yaradanın böyle bir lütfu yaratılışa-getirmesi bile dile getirilebilir olmadığı gibi kabul de edilemezdi ve belki de sırf bu yüzden şeytanın ard arda periyodik doğumsancısal artniyet -hatta belki de suikast- girişimleri bu denli şiddetliydi. bir anlamın anlamlandırılabilmekten bu kadar uzak olabildiği bir yerde, bir duygu eş-anlamını nasıl barındırabilirdi ki?

bir mahir'in
bir bulut'un
bir sevi'nin,

hayalinin kurulduğu bu sıcak aşı hiç bitmeyen evde, bir sonsuzluğun hayalini kurmak neredeyse gökkuşağının sonunu yakalamaya çalışmakla eşdeğerdi.

nefret vurdu sonunda sevginin kıyısına. zaman pes etti beklemenin bitmek tükenmek bilmeyen ayazının soğuk ısırıklarında. öyle bir kangren sardı ki tek dileği yalnız bu hastalıkla savaşmak olanları, her kelimenin içinden binlerce cerahat çıktı, her ağacın dibi kilometrelerce yosun bağladı. zaman aldı, nefret savurdu, hayal kül etti koca bir dünyayı ensesinde taşıyanları.

ondan beridir ne anlaşıldı,
ne anlatıldı.

anlamsızdı,
anlam-sızdı.

29 Nisan 2009 Çarşamba

video

kendime intihar notları

Son zamanlarda bir aslanın bir ceylana tepki verdiği gibi tepki veriyor ruhum bedenime. Aldığım her nefes kendimle bir savaş gibi. Acı çekmediğim zamanlarda kendimi uyuşuk hissediyorum, kederim aynı morfin gibi süzülüyor damarlarımda. Kelimelerimde plasibo etkisi var çevreme aldatıcı sinyaller yollayan. Her adımım beni bir önceki dakikaya sürüklüyor, gözümü her kırpışım başka bir dün.. hezeyanlar körüklüyor buhranımı, kılımı kıpırdatmıyorum.

Zaten hayatımda yaşadığım en düzenli ilişkim alkol ve sigarayla olmuştu. Kimbilir belki de hayatıma giren herkese yine de onları tercih etmemin sebebi budur. Ve zaten hayatımdan giden herkesin yok oluşunu da onlarla beraber taçlandırmıştım. Hiçbir şey hatırlamıyorum bile diyemeyecek kadar zehirliyorum kendimi güneşin batışını seyrettiğim her dakikadan itibaren. İçinde adımın geçtiği hiçbir cümle bana değil artık, üçüncü tekilde özümsüyor onlar benliğimi. Özümden yaratıklar fışkırıyor, onlarla beraber kadeh tokuşturuyoruz.

Suni teneffüslere bağımlı devam ettirmeye çalışıyorum içselliğimi. Temas ettiğim hiçbir ten somut değil eskiden yüreğimin bulunduğu yerde. Benim adım boşluk, benim cismim sessiz, benim suretim şeffaf, özümden yoksunlaştırdığım varlığımda. Kalabalıkların içinde buluyorum yalnızlığımı ve birbirimizle bütün meşk ediyoruz geçmek bilmeyen saatlere inat. Güneş bir yerlerden gözümüzün ferine sızmaya çalışıyor, aldırmıyoruz.

Anlattıklarım gülüşlerimden daha da yalan. İzlerimi bulup duruyorum geçtiğimi bile hatırlamadığım sokaklarda. Her sokak lambasının altında bir adam durmuş, yokluğumdan anlamlar yaratmaya çalışıyor bense sadece dudaklarının oynadığını görüyorum. Kovalamacılık oynuyoruz onlarca gölgeyle, her seferinde korkup kaçıyorlar karanlığımdan. Üçüncü tekilime dair sahte övüşler çınlayıp duruyor kulaklarımda hiçbir yanımda herhangi bir övüncümün nesnesi olamayan. Gece benimle satranç oynuyor, ben hep şahımı deviriyorum.

Kendimi öldürme çalışmalarım çok iyi gidiyor. En sevdiğim parçamdan başladım bu kimsenin ağzında konu bile olmayacak sanat eserime. Benimi öyle uzaklaştırdım ki kendimden, o bile teşhis edemeyecek cesedimi çoktan hiç olup gittiğimde. Çocukluğum gibi olacak ölümüm de, yani koca bir hiç. Hiç yaşanmayanı asla dönülemeyenle birleştireceğim bu tezimde. Asla benim olmayan yağmur damlaları düşecek üzerime, kaybolacağım.

Hiçbir hüküm sonsuz değil ve hiçbir ferman kâr etmiyor diyarlarıma. İroniler bombalayacak surlarımı, keşkeler saracak etrafımı güçsüz kalacağım. Toprak saracak yüzümü, kuraklık varacak ömrüme araf olacağım. Ve belki de ilk kez bir değişiklik yapacağım ömrümde:

İlk kez bu sefer mağlup olacağım…

anlamın bir gün terk eder seni

anlamın bir gün terk eder seni.
daha önceleri de pek çok kez yaptığı gibi…
masken düşmüştür artık peri kızının kaf dağına veda etmesi gibi.
ne eskisi gibi özelsindir, ne o gün ki gibi güzel.
mutluluğun acın olur, kemirir yüreğini.
anlamına uzaktaysan anlamın tek hecede siliverir seni.

bütün adanmışlıkların ve bütün bağlanmışlıkların kırbacını vurur yüzüne.
mazide yaşanmışlıkların kirli bir balçık gibi yapışır bedenine.
kelimeler kirlenmiştir, dizeler bitmiştir, üç noktalar isyan etmiştir dününün ertesinde.
bir çığlığın vardır, duyuramazsın.
bir cümlen vardır, bir türlü kuramazsın.
bir yarımın vardır içinde, tamamlayamazsın.

ne çok gelip gider bu senler seninden
ve nasıl bir tepkisizliktir bu sendeki kayboluşuna senin tavrın
gemiler batar derinine, çapaları saplı kalır geçmişine, çıt çıkarmazsın
içinde bir çocuk feryat figan karanlığını arar, çare bulmazsın
nasıl bir fütursuzluktur ki bu kendine, sen nasıl bir hakla mutluluğundan böyle kaçarsın?

operadan şişman kadının sesi duyulur tüm vurgusuyla
ve sen bildiğin bütün küfürlerle karşı koymaya çalışırsın bu sona
daha önceden gözünden akmıştır o som damla, ağlayamazsın
o adam göz göre göre bıçağı saplar kafasına, durduramazsın
bir tren gelir alır götürür seni uzaklara, elini bile sallamazsın.

ve o zor sorunun cevabı daha da keskinleştikçe
sırf bu cevap seni yenmesin, sana sahip olamasın diye
her saniye biraz daha deşersin beynini, sinirlerini, damarlarını vahşice
etrafta hiçbir gürültü kalmayıncaya kadar saklanırsın kuytu köşende
hiçbir kuşku seni alıp götürmesin diye kendini kaçırırsın
hep kendinden uzaklaşır, bu sefer ölmeyecekmiş gibi yaparsın.

anlamın terk eder son sözünü dinlemeden seni
sen de bütün o zehir zemberek kelimelerinle baş başa kalırsın
bir yoksunluktur ki anlatılmaz
bir yalnızlıktır ki paylaşılmaz
bir anlamsızlıktır ki çare olmaz.


03.12.2008/ geceyarısı

anlamına uzaktaysan

anlamına uzaktaysan kuru kalabalıktır senin için hayat.
bir yerden sonra etrafındakiler içi boş bedenler olur kısmen hareket eden.
gözlerin hep yerindedir de bakışların çok uzaktadır geçmişini deşercesine.
hiçbir koku almayı kabul etmez burnun ve hiç kimseye dokunamaz parmakların.
anılarını biriktirmezsin artık anlatacak kimsen kalmadığı için.
bütün şarkıların bir notası eksiktir, dinleyemezsin.
bütün şiirlerin mısraları kayıptır, dillendiremezsin.

anlamına uzaktaysan bitmişken uzatmalar için zorlanan gereksiz bir oyundur senin için hayat.
hareketlerin ezberedir artık bir dansın belirli adımları gibi.
gecelerin rutindir alkolle başlayıp hüzünle sonlanan.
sigaran nefesindir, gözyaşın ekürindir yanından bir an bile ayrılmayan.
uykun bile seni terk eder yaşanmışlıklarına inat.
hiçbir rüya beklediğin gibi değildir, avunamazsın.
hiçbir hayal istediğin gibi sonuçlanmaz, kuramazsın.

anlamına uzaktaysan yenilmişlik ve yitirilmişlikten ibarettir senin için hayat.
bir yerden sonra sana bahşedileni kabul edip o sesi bir daha duyabilmeyi bile beklemezsin.
gelmesini istemezsin artık uzaklarının yakınlarına.
ezberlediğin görüntüler, içselleştirdiğin gülüşler bir bir bırakmaya başlar seni.
başıboş bir döngüdür içine takılıp kaldığın.
her adımın bataklıktır, çırpınamazsın.
her ağzını açışın sessizliktir, bağıramazsın.

anlamına uzaktaysan kendine de uzaksındır.
bu dünyaya tutunamazsın…

14.09.2008 – 12.16

bu kentte // gece gündüz kelimeler

bu kente yalnızlık, seninle gelir, seninle gider.
ne zaman ki sesin değse günüme veya geceme uzaklarda bir bebek neşeyle güler.

bu kentte minicik elleri vardır kadınların, tutulmaya kıyılamayan. minicik parmakları vardır, işaret etmeyi başaramayan. hepsi benim gibi, hepsi benden uzak, hepsi sana tuzak... milyonlarca yıldız arasında sönük kalmış ‘ben’lere inat her gece giyinip kuşanıp parlamaya giderler. bir yarını vardır güzelliklerinin, bir umudu vardır gülüşlerinin, bir sebebi vardır gidişlerinin. bu kentte körpecik yürekleri vardır kadınların, yerinde tutmasını bilemezler.

bu kentte dalyan gibi adamlar, ay gibi, geceye ışık verirler. kendilerini aşan bir özlemleri vardır, yayıldıkça parlayan. bitmek tükenmez bir enerjileri vardır, her yıldızda uyum arayan. hepsi var gibi, hepsi çok gibi, hepsi bana tuzak… günlerini gecelerine katarak okurlar yarattıkları sihirlerinin muskasını. bir amacı vardır parlak ışıklarının, bir yordamı vardır uzaklıklarının, bir mantığı vardır kayboluşlarının. bu kentte geceye gizlenir dalyan gibi adamlar, gündüz bütün ihtişamları kaybolmasın diye.

ne geceye yakışan, ne gündüze yaraşan bu yerde hep bir kasvet çöker yaşayanlarının içine. bir gitmek vardır henüz hiç dillendirilmemiş, bir dönmek vardır henüz hiç görülmemiş, bir ölmek vardır binlerce kez hissedilmiş. bir kadın kayar geceden, yazık olur; dalyan gibi bir adam içlenir inceden, deprem olur. yalanları vardır bu kentin, herkesin kendi içinde filizlenen, herkesin içinden kaçıp sinsice havada gezinen. alınan her nefes yalana dolanır, verilen her nefes günaha bulanır.

bu kentte yarın, henüz kimselerin ispatlayamadığı, sadece annelerin süslenip püslenip geceye karışmadan önce çocukları uyusun diye anlattığı bir masaldır. çünkü her yarın henüz yaşanmamışlıklardır. oysa her yaşanmışlık dünden bile daha uzaktır. gel-gitler arasında salıncak kurup bir öne bir arkaya sallanan ümitler, her yarında hayal, her dünde kıymık olur. ikilemleri vardır bu kentin: uyutmaz.

devrik cümleleri vardır bu kentin. sahibine doğru yola çıkmışken hep yolun bir yerinde sendeleyen, hep çıkmaz sokağın birinde sona eren. derin anlamları vardır kelimelerin ne söylenebilen, ne susulabilen, ne de hissettirilebilen. bu kentte bir yalnızlık vardır. evet bu kentte bir yalnızlık vardır. bu kentte öyle bir yalnızlık vardır ki,

seninle gelen
seninle giden…

02.07.2008 / 21.50

bırakın şuracıkta öleyim

bırakın şuracıkta öleyim…

bir şilep süzülsün bileklerimden sivrice
damarlarımdan dalga dalga hayatım süzülsün
gözlerimin feri sonuma damla damla dökülsün
değersiz hayatım kendi kendini öldürsün

bırakın şuracıkta öleyim…

kimseler görmesin diye kirli bir bez parçasıyla örtün üstümü
maceraperest ayaklar durmadan çiğnesin ölümü
biriktirdiğim anılarımı tek tek söküp alın dudaklarımdan
alın ki mezarımda kemirmeye devam etmesinler ruhumu

bırakın şuracıkta öleyim..

tek noktamı yüreğime sapladım biraz önce
pis kokulu irinler fışkırdı yalnızlığımdan
içimden bir çocuk çıktı, gözleri gözlerimi aradı
yüreği buz tuttu karanlığımdan, korkunçluğumdan, yokluğumdan

bırakın şuracıkta öleyim…

bu son satırları bile haketmiyorum…

19.05.2008 – 12.02

pasif-depresif

hayatında bir şeyleri tecrübe etmeden sadece görmüş, özenerek benimsemiş ve benimseyerek oluşturduğu haksız yıkımlardan biteviye zevk almış bir insan için artık yapılabilecek hiçbir şey yoktur. ki hayatında kendisine yaşattığı bütün her şey, özenip de uygulamaya geçirerek yaşantısına monte ettiklerinden ibaret olanlar aslında sadece pasif izleyicilerdir ve ne yazık ki bunun farkında bile değillerdir.

bu pasif izleyicilerin hayatından gölge yolcular geçer. monte edilmiş bir yaşantı gibi monte edilenin kimyasına karıştırılan gölge yolcular etraflarında bir müddet olduklarından farklı işlevleri yerine getirirler ama ne yazık ki onlar da aslında gerçek olmadıklarının farkında değillerdir.

pasif izleyicilerin hep süregelmiş olanı devam ettirmelerinden ötürü belli bir prototipe sığdırılabilecek genel karakteristik özellikleri vardır. kendi çaplarında klişeleşmiş ve başkaları tarafından artık kendilerine mal edilmiş özlü sözlerini sürekli çeşitli yerlerde genel-geçer bir doğruymuş gibi dile getirirler. onlar için aslında hayat basittir, her zaman bir kural vardır ama ya bu kural yanlış oluşturulmuş ya da sadece çiğnenmesi için yapılandırılmıştır.

mutsuzluk çoğu zaman pasif izleyicilerin hayatında odak noktasıdır. her zaman etrafından biten çiçeklerin güzelliğini değil de bir gün öleceklerini düşünürler; hayatlarına girmiş ya da girmekte olan herkes aslında bir gün gitmek için gelmiştir; yaşanılası hiçbir şey kendilerinde hiçbir zaman somut olarak varolmadığı gibi, böyle bir şeyin soyut olarak kavramı dahi onlar için düşünülebilir değildir. pasif izleyiciler mutsuzluğu bir yaşam tarzı olarak benimsediklerinin ayrımını yapamadıkları gibi, aslında bundan hoşnut olduklarının bilincinde de değillerdir.

gölge yolcuların pasif izleyicilerin monte edilmiş yaşantılarının kimyasına karıştırılmalarından ötürü daha yolun en başından kendilerine yükledikleri veya kendilerine yüklenmiş bir misyonları vardır. o anda, o handa bir süre duraklamaya ihtiyacı olan gölge yolcular bu misyonu gerçek yaşam tarzları gibi benimserler. o noktada gölge yolcular sanki bir gölge değilmişlercesine pasif izleyicilerin suni gerçeklerinde parlak bir ışık gibi yansırlar, efsunlu bir varlık gibi yön gösterici olma vasfıyla donatılırlar.

bu vasıflarla donatılmış gölge yolcular bir anlık gerçekmiş gibi hissedebilmenin salgıladığı endorfinle pasif izleyiciler tarafından bir müddet dünyanın merkeziymiş gibi hissettirilirler ve bir yolcu için bu zaten çoğu zaman yeterlidir. bu noktada gölge yolcuları da bir prototipin içine sokmak yerinde olduğu kadar gereklidir. gölge yolcu ilüzyon bir kurtarıcı, halüsinasyon bir mutluluk, sanal bir sığınaktır.

gölge yolcu bir yolcudur.. pasif izleyici ve gölge yolcu bir süre boyunca hiçbir şeye aldırmıyormuşcasına her şey çok güzel gidiyormuş gibi yapacaklardır. ama hayatında bir şeyleri tecrübe etmeden sadece görmüş, özenerek benimsemiş ve benimseyerek oluşturduğu haksız yıkımlardan biteviye zevk almış pasif izleyici eninde sonunda kendini mutsuzluğuna esir etmek, pasif yolcunun hayatına monte edilmiş yaşantılarının kimsına karıştırılmış gölge yolcu eninde sonunda gitmek zorundadır.

böylece aslında kendisinde huzur bulunulan lakin her fırsatta hayata isyanın öznesi haline getirilip kendisine isyan edinilen mutsuzluk başlar. tabi ne yazık ki bu mutsuzluk da en az pasif izleyici ve gölge yolcu kadar gerçek olmayanlar evreninin bir parçası olarak ait olduğu yere konmayacaktır. bütün bunlar zaten hiç gerçek olmamıştı. şimdi herkes kendi yoluna.

10.04.2008 / 15.03

dudakların, yalnızca dudakların vardı...

dudakların..
yalnızca dudakların vardı..

hani olur ya, paramparça kalırız tepemize yıkılmış o kocaman dünyamızın ortasında. oysa ki aslında her şey küçücüktür. unuturuz onları yüceltenlerin biz olduğumuzu. avucunuzun üstüne koyduğunuzda taşan bir harf gördünüz mü? hiç altında ezildiniz mi noktalama işaretlerinin? ama sözler, nasıl da delip geçer vücudunuzdaki her bir dirhemi. nasıl da kimsesiz hissedersiniz anlamlarınıza yandaş bulamamışken.

ne diyordum? paramparça kalmışsınız, parçalarınız bir hükümet, her biri kendi devriminin peşinde.üşümüş elleriniz, buğulu gözleriniz, ahenkli saçlarınız, küçük kulaklarınız, düğme burnunuz, al yanaklarınız sizi umursamıyor. öyle bir yalnızlık gelip oturmuş ki kucağınıza –sahi kucağınız yerinde mi- kendinizden vazgeçmişsiniz; onun müridi oluvermişsiniz. sizde kalan o minicik saflığın bekaretini de o toteminize hediye edersiniz.

bütün bunlar olurken ben yoktum. ellerim yoktu, kalbim yoktu, ruhum yoktu.. belki gözlerim o kendi kendime yücelttiğim sözlerimden kaçak bir gezinti içerisindeydi. ama donuktu, ama soğuktu, ışığı kırmaz, gördüğünü saklamaz hatta yansıtmazdı. kaçaktı ama bağımsızlığa dair içinde belli belirsiz tutkular saklar mıydı bilmiyorum. ben her zamanki gibi vurdumduymazdım. yürürken hep saçlarımı bir sağa bir sola sallardım.

bütün bunlar olurken sen de yoktun. sözlerin yoktu, sesin yoktu, anlamın yoktu. belki ayakların vaatlerine inat geleceğe yönelik olmayan amaçsız bir gösteri içerisindeydi. dedikleri kadarıyla sağlam basardın gözünün ucuyla saniyeler öncesinden kestirdiğin yere. titremezdi bacakların, kararlıydın. her bir uzvun birbiriyle uyumluydu. hiçbiri birbirine karşı çıkmaz, hangisi ne zaman kendini öne çıkartacağını iyi bilirdi.

kapıdan girdin, yanıma oturdun…

bütün bunlar olurken hiçbir şey yoktu. zaman yoktu, mekan yoktu, insanlar yoktu. sadece dudakların, dudakların vardı. amaçsız bir gösteri içerisindeki raslantısal adımların kaçak bir gezinti içerisindeki arsız gözlerime dudaklarını getirmişti. sözlerin yoktu, ellerim yoktu, sesin yoktu, kalbim yoktu, anlamın yoktu, ruhum yoktu. dudakların, yalnızca dudakların vardı. zaman yoktu, dudakların titremeden gözlerimde kaldı; mekan yoktu, dudaklarının akıbeti bir nefes uzağımdaydı; insanlar yoktu, dudakların bana kendini aşılardı. bir tek dudakların, dudakların vardı…

hayatta her şeyin önemini yitirdiği anları yakalamak gerçekten kolay değil. gayet iddialı bir şekilde bunu nefes alan her canlının yaşayamayacağını söylemek de mümkün. ama şans bu ya işte, hele bir eline fırsat geçti mi yaşamayı bileceksin. ciğerlerine doldurduğun sigara dumanı gibi o anı içine çekebileceksin. içinde her salise korkusu duracak biraz sonra bitebileceğine dair. kalp atışlarına yapışacak heyecanın, küt küt, küt küt, küt küt, küt küt.. her kütte bir kez daha öleceksin ve o anı bir kez daha hissedebilmek için yeniden dirileceksin. eğer böyle bir şeyi yaşayacak kadar şanslı biriysen, korkmadan sahiplenmeyi bileceksin!

saniyeler içinde milyonlarca düşünce izdiham yarattı beynimde. her biri birbirine tezat, her biri birbirinden hüzünlü bir utluluğa sahip bin iki yüz tane hikaye yazdım. dudakların sanki en büyük sırların kilitlerini açan kapıların anahtarıydı. birazcık daha ezberleyebilsem her şeyi öğrenebilirdim. her şeyi bilebilirdim.. milyonlarca kere gittim geldim. herhangi bir çekimin böyle bir itmeyle bu şekilde ahenk içinde olabilmesi dünya üzerinde başka hiçbir şekilde mümkün olamazdı. öyle bir anlamın içine düşmüştüm ki, oracıkta beynimin odalarına teröristler salıp dudakların dışındaki her bir şeyi katlettirebilirdim.

dudakların..
yalnızca dudakların vardı..

göz vardı.

nizam vardı.

bir kalktın, pir gittin.

dudakların bir kıymık gibi yüreğime battı.

hiçbir şey yoktu. hiçbir şey bundan böyle olabilmeye yeltenmeye bile cesaret edemezdi.

dudakların..
yalnızca dudakların vardı..

bir bildim, bin öldüm….

14 ekim 2007 / 19.26

ne var ne yok

gün geliyor, bir ömür yandaşın olmuş kelimeler bir perde gibi gözünü kapatıyor. an geliyor bu perde boğazına sarılıp bütün damarlarını kıskıvrak çevreleyerek seni boğup nefessiz bırakmaya çalışıyor. cümleler yerini bilmiyor, anlamlar hizaya gelmiyor, nutkum annesi avuçlarının arasından kopartılmış kaybolmuş bir çocuk gibi can çekişiyor. insan konuşamayınca şu dakikalar hiç geçmiyor. yürek anlatamayınca yaşam prangalarını sürükleyen bir sürgünden daha farksız olmuyor.

şimdi bir es verip, yazmaya yine adınla başlayacağım. seni yazarken usulca sana doyacağım, sana doyarken şakacıktan sen olacağım. ben yazarken yine herkes şaşkınlıkla seyre dalacak, ben söylerken herkes kıskançlıktan çatlayacak, ben sustuğumda herkes birden efkara boğulacak. yine hiçbir kelime bizi anlatamazken yine bir anlığına sanki yanımdaymışsın gibi anlatacağım. sen uzakta bir başkası gibi okuyup herkese katarken kendini, ben yine de hep sana yazacağım.

fikrin ruhuma doluyor anlamsız bir günün herhangi bir saniyesinde düştüğünde aklıma. gözlerin gülüyor diyorlar, acaba gülüyor mudur şu anda diyorum uzaklarda. sesini duyarken ellerim hep bir arayışta, sanki bütünü ikiye bölmüş yarısını adı hasret olsun diye saklamışsın varılamayan diyarlara. dilimin ucuna hep bir sevgi yapışıyor gülüşünü duyduğumda, derimin her zerresinden şefkat fışkırıyor sesin biraz hüzne çaldığında.

hani arada bir biz oluyoruz ya, hani dünyayı bencilce ayaklarımızın altına seriyoruz ya sanki bizi acımasızca ayrı köşelere oturtan o değilmiş gibi, adım adın oluveriyor o zamanlarda. karşımdaymışsın gibi sana bakıyorum, yanımdaymışsın gibi sana değiyorum, zihnimdeymişsin gibi sana varıyorum. yani bende bu sevda varken, ne çıkar sen hiç yanımda olmasan da, ne çıkar adlarımız farklı cümlelerde anılsa, ne çıkar bu yolun hiç sonu olmasa?

birazdan oturup yine sessizce seni seveceğim. bütün düşüncelerim bir özlem olup gizlice damarlarına sızacak. o an belki birden adım gelecek aklına, belki de gaipten kahkahalarım çınlayacak kulaklarında. ve işte o zaman biz yine birlikte olacağız bütün bu mesafenin inadına. ellerim bir ömür yerini aranacaksa ne olmuş? ne olmuş saçlarım bir kere bile tenine savrulamayacaksa?

seni sevmek böyle büyük bir lütufken benim varlığımda,
ben ne yapayım ömrüme teğet geçen sevdaların mum ışığında?


23.03.2008 / 11.35

gündüzün perdesi gecenin sesi yalnızlık

sana sunulmuş yalnızlığı meşrulaştırdığında başlıyor aslında hayat. gözünü boyamak için önüne serilmiş bütün o seçeneklerin arasında hiç seçilmeyen ama eninde sonunda kendini ortasında bulacağın tek gerçeklik, senin yalnızlığın. kim bilir belki şu an, çevreni sarmış onlarca siluetin gölgesindesin. kadeh tokuşturmalarının sesi çınlıyor belki senkronik bir düzende dizilmiş kahkahaların altında. kalabalıklar geçiyor, kalabalıklar çöküyor bu her zamanki gibi karanlık günün karanlık akşamında.

o adam aslında hiç olmadı. o kadın hep yandaş arardı çıkmaz sokaklarında geçirdiği zamanlara. garson ! ne duruyorsun ? gül geç; bu da o sarhoş akşamlardan biri daha. hadi katkın bulunsun, hadi biraz gönlün olsun, bir kadeh daha doldursana. içelim meşru kılınmış bütün aldanmışlıklarımıza. geçelim kendimizden bu sıcak gecenin tüyler ürperten soğukluğunda. ilıman bir hüzün sarsın tenimizi, yakıcı bir şimşek çaksın ruhumuzda hiç sabahı gelmeyecek şu lanet dakikalarda.

hey sen ! kadın ! ne güzel de giydirmişsin ahengi o beyaz vücuduna. salınıp duruyorsun yine seni izleyen gözlerin ritmiyle etrafta. saçlarına yerleştirdiğin tutku her savrulduğunda bir canı daha yakmakta. neşen mi bitti, hayırdır ? açsana bir adamı daha şampanya şişesini patlatırcasına. atsana titreyen şuh kahkahalarından meraklıların kucağına şöyle okkalıca. gece uzun, biz demleniriz, sakın korkma. anlık aşklarından birinin yolu dönerse başka adımların yenilerine rastlar sakın korkma.

şşşştt.. sen ! adam ! gözlerini yere dikip de geceyi sarmalayan bakışlarınla yalana vesile olma. daha ötekinin terini üstünden silmeden berikinin tenine değmişsin belli; ihanetinin keskin kokusu kadının kahkahalarına karışmakta. yine kendini kandırmaya mı geldin? yoksa bugünkü neden sadece içki mi? neyse, yorma kafanı bunlarla, garsonu yeni gönderdik, bizim kadehleri doldurmakta. derine bu gecelik bir kılıf, yastığındaki boşluğa geçici bir piyon buluruz ne de olsa.

susmayın, sessizlik kuyruklarına yapışmasın adamla kadının sakın ha. çıkmasın riyaların ve dolambaçlı oyunların arkasına gizlenmiş sandığından yalnızlık ortalığa. ürkütmesin o kendisinden kaçınılamayan bir geceyi daha. kesik kesik alıp verdiğimiz ödünç nefesimiz vesile olsun gayrimeşru yalnızlığımıza. daha hızlı savur saçlarını kadın, daha fazla kirlet tenini adam !

bu hayatı biz seçmedik;
yaşayacak bir ömürlük yalanımız var hala…

15.03.2008 / 23.03

bir balığın son nefesi

ağır bu yük,
çok ağır…
sen bir başkasısın ya şimdi,
‘hiç’ten de aşağıdayım belki.
balçık kıvamındaki nefeslerim,
ve toprak tadındaki yüreğim yaramaz artık bu bedene.

derin bu yara,
çok derin…
tenin bir yolcu olmuş ya şimdi,
derim çığlıklar atar damarlarıma.
deprem sonrası kimlik arayışlarım
ve ölüm sonrası çözüm buluşlarım çare olmaz bu çırpınmalara.

kimsesiz bu acı,
hiç kimsesiz…
neyim ki ben senin yalnızlıklarına siper olacak,
kimim ki seni bu sessizlikten çekip kurtaracak?
saçlarımın rüzgarda sihirli gel-gitleri
ve gözyaşlarını silen parmaklarımın samimiyeti mutlu bir son olmaz artık bu masala.

başka bu dünya,
bambaşka…
yüzüme hüznün gölgesi düştü ya şimdi,
kendin olma diyor bir ses durmadan,
sakın kendin olma!
senden bir hayır gelmez artık o adamlara.

değişen onca şeyin arasında,
değişmeyen hep aynı veda…
gülüşümle süslediğim gidişimi, ölüşümle bir türlü bütünleştiremedim ya,
her gün hep aynı prova!

elimde bir bira, dudağımda son iki çift laf, zihnimde o oda,
tekmeliyorum ayaklarıma iliştirdiğim sandalyeyi defalarca…

23.12.2007 / 21.11

tanrıya kaybedilen iddia

gökyüzünden ihanet yağıyor! hiçbir renk bu kadar keskin olmadı daha önce. ne kırmızının tutkusu kalmış etrafta, ne mavinin hevesi, ne yeşilin bereketi… etrafta sadakatsizliğin yapışkan kokusu, güzel olan ne varsa birer birer yıkıp geçiyor. güzel günler olmayacak artık, umut olmayacak, şarkılar çalmayacak. şimdi yıkım zamanı; her şey bir bir devriliyor.

şair susmuş, sevdasını anlatmıyor! buğulu bir sis var bu akşam atilla ilhan’ın gözlerinde. şarabın gazabından korkulmuyor, şarap derman olmuyor. ruha çakılmış bir çivi darbeleriyle bütünü deliyor. bütünden sızan keder isiyle özü dağıtıyor. hiçbir çığlık duyulmuyor, ses çıkmıyor, kimse bu gidişata bir dur demiyor. durmadan bir kız ölüyor; ölmek bile ölmek gibi gelmiyor.

cümleler uçuşuyor havada cümleler! hiçbir ünlem bu derde ortak olmuyor. hiçbir kelimenin kifayeti kalmamış efkardan hallice. bir anda zaman tümden donuyor. belli ki kızın adımlarında bir güç kalmamış. belli ki o anda bir dünya tepeden tırnağa yıkılıyor. kimse bu gidişata “yeter” demiyor. ah neden kimseler bilmiyor, neden kimse görmüyor? demin şuracıktaydı; şimdi ölüyor!

hariçten bir gölgenin sesi geliyor! işığına hasret kalmış, uzaklarda bitap düşmüş, saçlarından kanlar akmış.. bir kere olsun gözünü kırpmıyor. ihanet edemiyor çoktan yitirdiklerine. elindeki yıldızları teker teker kaparo verirken geçmişte soluğuna iliştirdiklerine, geleceğe dair karanlıktan da olsa bir kırıntı arıyor. evet, tahmin edildiği gibi kimseler yetişmiyor. uzaklardan gelen kahkahalar kızın göğsünü yarıyor, içinden irinler akıyor. yetişin hadi! gitti gidiyor!

bir adam vardı yine kız gibi uzaklarda, yine her şeyden uzaklarda. kız demişti ki adama, yeter bu kadar yazdığın, birazcık da benim gibi yaşa..

yaşadı da ne oldu?

denizler ağladı,
kız ağladı,
ruhu ağladı,
yine de gidemedi…

kaldı kendine biçilmiş ölümsüz efkarın ortasında!

16.12.2007 – 22.02

bile

ah benim boynu bükük duruşlarımda sakladığım,
ah yersiz yurtsuz, çaresiz kimsesiz donukluğu bakışlarımın,
ah inceden sızım sızım sızlayan yaram,
ah koparsam da yitiremediğim, yitirdiğimde kendimi acıttığım yanım…

neden benden bana yakışmayan bir ben yarattın?
ne ara senli heveslerimi beynimin köşesine fırlattın?
nasıl merhamete cehaletimi yoğurup ateşlerde umudumu yaktın?
nereden çıktın da acıyı bu kadar anlamlandırdın?

susmak isterken konuşmak ne kadar kolaymış da konuşmak isterken susmak ömür törpüsüymüş anladım
sana susarken senden uzaklaşmak çölde serapsız yaşamakmış; kendimden utandım
sineye çekilen hiç yaşanmamış anılar atlas’ın dünyasından ağırmış; yıprandım
sonsuz bir bekleyişe mahkum edip kendimi önümde ve ardımda ne varsa hepsini boşladım

sen yine hiçbir şey bilmediğin gibi şunu da bilme;

canımın parçasından seni silsem, ortada bir ben kalmaz,
öyle güzelsin ki içimde, aynaların aklı almaz.

07.12.2007 / 20.59

ve ben elmayı seviyorsam..

dediler ki bana
o kurttur; koyunu kapandır..
o ateş gözleriyle yakıp ardından her şeyini eşe dosta dağıtandır
o en yüksek dağlara çıkıp yüreksizliğini seslere dağıtandır
o bir tek koyunu diğer koyunlardan bile ayıramayandır..

dedim ki
kurtu gördüm, gözlerine baktım
gözleri vardı yüreği çarpardı
evet gerçekten sevgiye karşı büyük bir kini vardı
her koyunda bunun intikamını arardı

bilirim ki
sevmek herkesin harcı değil
bir şeyi haketmek daha önce yaptıklarının toplamı değil
her şeye tavırlı olmak her zaman çözüm değil
bir şansı bile çok görmek asla bana göre değil

ben mi?
demiştim ya, kurtun gözlerine baktım
gözleri vardı, yüreği çarpardı
kurtu sevdim..
sevmeyi öğrettim..

dünyada herkes bir diğeri kadar şanslı değil
bazen bir insanın sevmeyi öğrenebilmesi için bir koyun tarafından sevilmesi gerekli..

derseniz ki bana,
hayat zifir acıdır; bir anda tüketmeye çalıştığında yakandır
boşluğa bir düştün mü seni yar gibi karanlıklarla sarmalayandır
bir kere yanlış yaptın mı defalarca kaderini suratına vurandır
kurtları karşına seni kapsın, sana doysun, yeniden avına koyulsun diye koyandır..

diyebilirsiniz..

ama bilemezsiniz..

çünkü siz bilmeyi denemezsiniz..

sevmek her zaman en zor yoldur
ama kurt bile içine bir kere düştüğünde artık kaçarı yoktur..

23 eylül 2007 / 11.03

kocaman bir dağdınız yıkılmaya utanmadınız mı?

şimdi ben, efendim, size benzeyen herkesi hayatımdan çıkartıyorum
sarıldığında seni sevmekten boğacakmış gibi kolları, ara geçmişin izleriyle nemlenip uzaklara dalan gözleri, ağzından huşuyla çıktığında karşısındakinin suratına tokat gibi çarpıp dağıtan sözleri, arkasını dönüp gidermiş gibi yaptığında bırakacağı izleri olan hiçkimseye bakmıyorum.

kapalı duruyor kapılarım
özenle çerçöple tıkandı boşluklarım
her ne kadar kaçıyorsam bütün yalanlardan
şimdi bir o kadar uzak duruyorum sende durması fayda getirmeyecek çarpık doğrulardan

bilirim yedi cihanda konuşulur sizin şanlı endamınız
hayranlıkla örnek alınır omzunuzun köşesinden gösterdiğiniz lütfunuz
korku bırakır yanlış gördüğünüz
bilirim sizin dışınızda yoktur büyüğünüz

dedim ya
şimdi ben, efendim, siz olan her şeyden kendimi yalıtıyorum.
ben yıllarca büyüten sevgiden kendimi çekip pişman olmadan seve seve küçülüyorum
sizin doğrularınız sevginizden büyük, sizin gerçekleriniz hayattan küçük, sizin amaçlarınız bizden uzak…

ne zaman sizi yazsam cümlelerimi üç noktayla bitiriyorum
çünkü her ne kadar her şeyinizden vazgeçebilsem de bütünlüğümün sebebi, size olan saygımdan vazgeçemiyorum…

14 eylül 2007 /10.10

karabasan

apansız bir gecenin zamansız bir anında bir karabasan gibi üstüne çökeceğim

uyanıkken içine düştüğün bu kabusu anlamayacaksın !

kurtulmak için çırpınırken ellerin, bir yandan umarsızca beni çağıracak nefesin

kendinden nefret edecek, zayıflığına katlanamayacaksın !

kalbini ellerimin arasına gömüp ona senin daha önce hiç yaşamadığın bir can vereceğim

içinde uğuldayan bu sevgiyle yaşayamayacaksın !

duvarlar öreceğim yalnızlığına, duvarlar yıkacağım başıboşluğundan

yükseklerde boğulup yine de atlayamayacaksın !

sonra birden bir ümit sokacağım dilimle ağzına ve oradan bütün ruhuna

ne olduğunu anlamayacaksın !

sesimi bir kez olsun duymak için yalvaracaksın

duyamayacaksın ! kahrolacaksın !

unutma ne demişti şair :

“beni görünce taş kesileceksin
ağlamayacaksın ! ağlamayacaksın !”

22/08/07 - 10.29

sakla-n-baç

her şey herkesin bildiği bir oyunu oynamaya yeltenişimizle başladı
herkes gibi olabilme umuduydu belki de, mutluluğu kolayda arama çabasıydı
ben vardım, sen vardın, oyunumuz vardı kurallar vardı
güzeldi ilk bakışta serüven, bir ebe ben bir ebe sen bir ben bir sen
paytakça koşuşturmalarımız arasında bütün gerçekler saydam kalmıştı
korkularımız vardı içine saklanıp da kimselerin bizi bulamamasını garantilediğimiz
ümitlerimiz vardı uzaklara gönderip özlem duymayı tercih ettiğimiz
ben vardım sen vardın biz vardık sadece düşlerle beslediğimiz
bütün o hayat telaşesinde oyunumuz bütün mahkumlara dil çıkarışımızdı
derken vakit geçti, oyun ilerledi, bir dalgınlık anında gerçekler su yüzünde belirdi
bu oyunda da her oyunda olduğu gibi bir kazanan bir kaybeden belirlenmeliydi
kazanan kalan, kaybeden kaçan, oyuncular kanan, kurallar yavandı
oyun oynayan küçük çocuklar bile eninde sonunda acıyı yaşardı
her oyunda olduğu gibi geriye iki masum gülücük, üç beş sıyrık, az biraz burukluk, çokca da anı kalırdı
her ne kadar tekrar tekrar oyuna geri dönülmek istense de bir zaman sonra heyecanlar sıradanlaşırdı
perde her şekilde kapanırdı

her şey herkesin bildiği bir oyunu oynamaya yeltenişimizle başladı
saklan/baç oynadık
kaybettik…

19 nisan 23.38

ortak paydada inimiz

yağmurun sesini dinliyorum saatlerdir. duydum ku orada da yağmur yağıyormuş. seni benden ayıran uzaklar yağmuru senden çalamamışlar. yağmurlu bir nisan akşamında buluşuvermişiz yine zamandan ve mekandan gizlice.

yağmuru paylaşıyoruz…

hayatın, zorunlulukların, kaderin ve bize karşı dikilen her yeldeğirmeninin karşısında yine hırçınlaşıyoruz çocuklar gibi ve yine sahip oluyoruz sonsuz şımarıklığımızla mahremiyetimize. mahremiyetimiz sevgimiz, mahremiyetimiz ‘biz’imiz, mahremiyetimiz yenilmez birliğimiz… en umulmadık zamanlarda biz seninle birleşiriz. sen yüzlerce kilometre uzakta o sürekli gittiğin mekanda içkini yudumlarken, ben yorganımın içinde televizyon seyredip mayışırken bile biz aslında birllikteyizdir; kimse bilmez.

kimse bilmez bizim gibi ‘özlem’ i şevkatle saatlerce, günlerce, aylarca kucaklayıp her gece yatarken yastığının kenarına iliştirmeyi. bir efsane olmaya çabalamadan ‘sen’imi ‘ben’im her köşesine
gizleyip sana her istediğimde varışımın haklı gururunu yaşamanın üçüncü çeyreğindeyim şimdi. ve yine geliyor yağmur damlalarının sesleri…

yağmurun sesini dinliyorum saatlerdir. birazdan tane tane zülfüme değecekler. yağmurun nemiyle ürperecek hikayemiz. sen oradan savrulurken ben buradan eseceğim. bir fidan gibi düşüp yüreğimize bir orman gibi göğüs gereceğiz bütün hayaletlerimize. ne de olsa:

yağmuru paylaşıyoruz…

1 nisan 2007 /01.15

var mısın? yoksun!!

önce kokun sızladı burnumda, sonra adın çınladı kulaklarımda geriyeyse ayak seslerin kaldı aklımda. sevmeleri sevemedim de sevmelerin iz bıraktığı sevilerin müteahhidiydim. kendi ellerimle kurduğum bahçelerdeki çiçekleri özenle ve teker teker kopararak yine kendi yarattığım kuraklığın yegane sahibiydim.

küçük, nemli iki odalı sade bir evdi içselliğim. yalnızlığı içsellikten ince çizgilerle ayırabilmenin ferahlığından gelen bir huzurdu yüzüme yerleşmiş sıcaklığım. hayallerime seni kurmayı bilemedim de hayallerini üç kuruşa pazarlayanların daimi mihmandarıydım. kiracılara her zaman açıktı odalarım. soğuk bir evin loş duvarları arasında kaybettik birbirimizi. aramayı beceremediğim kadar bulmayı da başaramayanlardandım.

ikinci bir tekilden çok ikinci bir tekil düşüncesine bağışıktı hayatım. siz diyebilmenin bir adım olduğu bünyemde sen diyebilmek yıkılmaz bir dünyanın aracısıydı. hafızamı bir balığın kıvamına ayarlayıp anılarımı poşetleyip beynimin buzulluklarında üşümeye bırakırdım. arada bir kıpırdanıp yüzeye çıkmaya çalışan görsellerimi bir olta atikliğinde sallayıp boş bir kovanın içinde çürümeye bırakırdım.

di’li geçmiş zamanlarımda örüntülediğim yaşantımı bir an bile duraklamadan şimdiki zamanlarıma aşıladım. şimdiki zamanlarımın kırıntılarını da gelecek zamanlarımın yollarına bıraktım. ben değiştirmeye çalışsam da aniden çifteler beni katır inadım. çabalamaya, kurmaya geliştirmeye dair hiçbir belirti serimlemez varlığım. ben kendimden vazgeçmişim, senden mi vazgeçemeyeceğim?

var mısın? yoksun !!!

16 Şubat 2007

biz d(iyem)ediğin

biz uzaklarda uzak olmanın büyüsüne kapılmış küçük çocuklardık. biz uzaklarda durmadan uzaklardan bile kaçardık. yakın olmanın verdiği samimiyet çevreleyemedi bünyemizi. yakınlarda erişilemeyecek arzuların esirindeydi ruhumuz. koşacak cesaretimiz yoktu; duracak zihniyetimiz meşru değildi. kaybolamayışlarımızın tenhalarında görünmez limanlara sığındık varolabilmek için.

biz sevdayı insanlardan değil kuşlardan öğrendik. çirkin değildi önümüze atılan mutluluklarla avunmak. paytak adımlarla yaklaştığımız tutkumuzdan kıvrak manevralarla sıyrılmaya çalışmadık. ufacık beynimize yerleştirdiğimiz yüceliğin altında ezilmedik hiçbir zaman. olumsuzlama ekleri sadece ellerimizle şekillendirdiğimiz hayatımıza yakıştıramadıklarımızın yanındaydı; hiçbir zaman ‘onların’ belirttiklerine dair olmadı.

biz şiir okuduk…………….biz şarkılar söyledik………………..biz türküler çığırdık. bir ümit yaşar oğuzcan gizliydi büyüklüğünde, kavuşamayışlarımızda ve senin arkanı dönüp gidişlerinde. bir shakespeare durmadan soneler yazardı benim bitmeyen güzelliğime. “geçmiş değil bugün gibi” yaşadık (?!) birbirimizi, tınısı saran bir şarkının içinde. isyanımız vuku buldu yusuf hayaloğlu’nun dizelerinde.

biz o ne kadar uğraşılsa da biz olamayanlardık. bir ‘sen’ vardın, bir de ‘ben’ vardım. çok çabaladık, -hiç çabalamadık- , çok konuştuk –hiç konuşmadık-, öylece kalakaldık. sonuca varamayanlardık, vardığında eremeyenlerdik. olasılıklarla örülmüş bir benginin ortasında bir ömürlük arsaya konanlardık. uzaktık, insancıldık, faraziydik, kavramdık…